1. YAZARLAR

  2. Özcan Yıldırım

  3. Üç Nimetin Karşılığı
Özcan Yıldırım

Özcan Yıldırım

Tevhid Dergisi
Yazarın Tüm Yazıları >

Üç Nimetin Karşılığı

A+A-

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَالضُّحَى (1) وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى (2) مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَى (3) وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولَى (4) وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى (5) أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًا فَآوَى (6) وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدَى (7) وَوَجَدَكَ عَائِلًا فَأَغْنَى (8) فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلَا تَقْهَرْ (9) وَأَمَّا السَّائِلَ فَلَا تَنْهَرْ (01) وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ (11)

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1. Kuşluk vaktine andolsun,

2. 'Karanlığı iyice çöktüğü' zaman geceye,

3. Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı.

4. Şüphesiz senin için son olan (ahiret), ilk olandan (dünyadan) daha hayırlıdır.

5. Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen razı olacaksın.

6. Bir yetim iken, seni bulup barındırmadı mı?

7. Ve seni yol bilmez iken, doğru yola yöneltip iletmedi mi?

8. Bir yoksul iken, seni bulup zengin etmedi mi?

9. Öyleyse, sakın yetimi üzüp kahretme.

10. İsteyip, dileneni azarlayıp çıkışma.

11. Rabbinin nimetini durmaksızın anlat."

Allah'a hamd, Rasûlü'ne salât ve selam olsun…

Geçtiğimiz ay Duha suresinin 6, 7 ve 8. ayetleri üzerinde durmuş ve burada Allah'ın, Rasûlü'ne hatırlattığı üç nimetinin altını çizmiştik. Bu ay da surenin kalan kısmı üzerindeki notlarımızı paylaşmaya çalışacağız inşallah.

فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلَا تَقْهَرْ

"O hâlde sakın yetimi hor görüp üzme."

Allah subhanehu ve teâlâ buradan sonraki ayetlerde 6, 7, ve 8. ayetlerin cevabını getiriyor. 'Nasıl ki sen yetim idin, Allah seni barındırdı kahretmedi, ezmedi ve boynunu bükmedi ise, sen de ona aynı muamelede bulun. İyi davran, merhamet et.'

Seleften Katade'nin dediği gibi 'Yetime karşı bir baba gibi ol!'

Allah subhanehu ve teâlâ 6. ayette: "Bir yetim iken, seni bulup barındırmadı mı?" ayetinin karşılığı olarak burada: "Öyleyse, sakın yetimi üzüp kahretme" demiştir. Bu ayet, Allah Rasûlü'ne güzel ahlak ve muamele ilkelerinden birini öğretmektedir. O da yetimlere rıfk ile muamele etmektir.

Allah subhanehu ve teâlâ İslam'ın esaslarını Rasûl'e ve ashabına indirip öğretirken yetimin hükmünü de indiriyor. Sebebi de, insanın kalbinde şefkat olmazsa, kalbi hastalıklı olursa Allah'ın emirlerine icabet edemez.

Allah subhanehu ve teâlâ şöyle buyurmuştur: "Hayır, aksine, siz yetime ikram etmiyorsunuz. Yoksula yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz." [1]

"Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. Biz size, ancak Allah'ın yüzü (rızası) için yediriyoruz, sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür." [2]

Dinin aslı olan tevhidi konu edinen ayetlerde dahi yetimin hakkını gözetme ve güzel muamelede bulunmaktan bahsedilmesi, konunun ehemmiyetinin anlaşılması için bir başka ayrıntıdır.

"Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez." [3]

"Bir vakit İsrailoğullarından: 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Anne babaya, yakınlara, yetimlere ve yoksullara da iyilikte bulunun.' diye kesin bir söz almıştık." [4]

"Yüzlerinizi Doğu ya da Batı tarafına çevirmeniz iyilik demek değildir. Asıl iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere iman edip akrabalara, yetimlere, fakirlere, yolda kalmışlara, dilenenlere ve esirlere, sevdiği maldan harcayanların, namaz kılanların, zekât verenlerin, antlaşma yaptıklarında yapmış oldukları antlaşmaları yerine getirenlerin, zorda, darda ve savaş zamanında sabredenlerin tutumudur. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Muttakiler de ancak onlardır." [5]

İnsanın kendisi dışındaki kimselere -ve hususen yetimlere- iyilikte bulunması kalbinde rahmet ve şefkat duyguları oluşturarak yumuşamasına sebebiyet verir. Katılığını atıp yumuşayan bir kalp de Allah'ın emirlerine icabet etmeye hazır hâle gelir.

"Ben Rasûlullah'tan dinledim. Ona bir adam gelmişti. Kalbinin katılığını Rasûlullah'a şikayet ediyordu. Rasûlullah dedi ki:

__ Kalbinin yumuşamasını istiyor musun? Adam:

__ Evet, istiyorum, dedi. Rasûlullah:

__ Yetimi kendine yaklaştır. Başını okşa, ona yediğinden yedir. Muhakkak ki bu, kalbini yumuşatır. Ve böylece sen de ihtiyaçlarına güç yetirirsin.' buyurdu."

Yetimlere yakın ilgi ve fakirlere yardım İslam ümmetinin sosyal dokusunu diri ve dinamik tutar. Kardeşlik ve muhabbet duygularını da kuvvetlendirip pekiştirir.

Abdullah b. Ömer'in radıyallahu anh rivayet ettiğine göre Rasûlullah şöyle buyurmuştur:

"Selamı yayınız, fakir ve yoksulları doyurunuz, böylelikle Aziz ve Celil olan Allah'ın size emrettiği şekilde kardeşler olunuz." [6]

Müslümanlar yetimlere, yoksullara, zayıflara, muhtaçlara ve gönlü kırık mahzun insanlara şefkat göstermek ve onlara kol kanat germekle emrolunmuşlardır.

Kendisi de yetim olarak doğmuş ve büyümüş olan Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yetimliğin ne demek olduğunu çok iyi biliyordu. Yetimlerin sahiplenilmesinin İslam ümmetinin istikbali için ne denli önemli olduğunu da hakkıyla taktir etmekteydi. Birçok hadis-i şerifte bu nebevi duyarlılığı teşvik ve gayretlendirmeyi görüyoruz.

Sehl b. Sa'd'dan radıyallahu anh rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: " 'Ben ve yetimi himaye eden kimse cennette şöylece beraber bulunacağız.' buyurdu ve işaret parmağıyla orta parmağını aralarını biraz aralayarak gösterdi." [7]

Buna benzer başka hadisler de vardır. Bu tür teşvik ve gayretlendirmeler, konuyla alakalı ayet-i kerimelerin tefsiri mahiyetindedir.

Kalbi selim müminlerin cennetteki durumları anlatılırken, onların böyle büyük mükâfatlara ulaşmış olmaları dünya hayatında işlemiş oldukları güzel amellerle iniltilendirilmektedir.

Demek ki yetimlere ve fakirlere yakınlık göstererek yüce Allah'ın rızasını gözetip harcamada bulunmak diğer özelliklerle beraber mümini sadıklardan ve muttakilerden kılar.

Özellikle son yıllarda Müslümanların yetimlerinin sayısı çokça artmıştır. Cihad bölgelerinde veya Allah yolunda bazı hizmetleri ifa ederken şehit olan Müslümanların dul kalan ve genellikle de fakir düşen ailelerinin bu tür sorunları ile ciddi bir şekilde ilgilenilmelidir. Şer'i bir sorumluluğun yerine getirilmesi, sünnetin en güzel şekilde ihya edilmesi ve kalplerin yumuşaması için bu hususlarda Müslümanca bir hassasiyet gösterilmeli ve mesele daima gündemde tutulmalıdır.

Ebu Hureyre'nin radıyallahu anh rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

"Kocasız (dul ya da evlenmemiş yetişkin kızlar) kadınlarla yoksulların işlerine yardım eden kimse, Allah yolunda cihad etmiş gibi sevap kazanır."

Ravi diyor ki: "Hatta Rasûlullah'ın: 'O kimse tıpkı geceleri durmadan namaz kılan, gündüzleri hiç ara vermeden oruç tutan kimse gibidir.' buyurduğunu da zannediyorum." [8]

An itibariyle düşünüldüğünde 'kocasız kadınlar' ifadesinin kapsamına şehitlerin hanımları dışında kocaları cihadda yahut hapishanede bulunan Müslüman hanımlar da dahil edilebilir. Bu durumdaki Müslüman ailelere ve yetimlere yardım eden veya bağış yapan Müslümanların kocasız kadın ve yetimlere minnet duyması gerekir. Çünkü onlar olmasaydı bu fırsatı elde edemeyeceklerdi.

Dul hanımların bir de yetimleri varsa şu cahiliye toplumunda karşılaşmaları muhtemel zorluk ve sıkıntılarla başa çıkmaları hiç de kolay değildir. Velev ki hiç bir maddi sıkıntı yaşamıyor olsalar da böyle bir aileye ve geride kalan yetimlere kardeşlik hukuku gereği yakın ve içten bir alaka gösterilmelidir. Tevhid ümmetinin yapısı işte bu tür güzel hasletlerle canlı tutulabilmektedir. Yetimleri, fakirleri ve gönlü kırık garipleri sahiplenen Müslümanlar, yapacakları bu salih amellerle ecir kazanacak ve kalpleri de yumuşayacaktır. Kendilerine yakın ilgi gösterilen ve yardım edilen yetimler, fakirler ve diğer gariplerin de sahipleniliyor olmaktan dolayı duyacakları sevinci ve özgüveni de düşünmek gerekir. Bu durumda özellikle yetimler üzerinde kötü emelleri olan envai çeşit örgütlere, çetelere ve tağuti devlete fırsat ve imkân verilmemelidir. Kurtların ve çakalların sürüden bir tane dahi koyunu kapmamaları için Allah'ın subhanehu ve teâlâ rızasını gözeterek mümin kardeşlerimiz olan yetimler, fakirler ve mahzun gariplere kol kanat germek zorundayız. Elde bir lokma dahi varsa, onu kardeşlerimizle paylaşabilecek kalp inceliğine ulaşmak gerekir. Evet, bir lokmayı paylaşmakla karın doymaz. Fakat kalpler muhabbete doyar. İman kardeşliği sevgiyi çoğaltır. Benzerine başka amellerde karşılaşılmayacak yoğunlukta kalpler Allah için birbirine kenetlenir…

… Duha suresindeki ayet nazil olduğunda Müslümanların yetimleri henüz yoktu. Fakat özellikle o dönem şartlarında mükemmel İslam ahlakının temel ilkelerinden birisi böylelikle evrensel bir karakterde ortaya konmuş oldu. İnsanlığın Müslümanların dışında kalan diğer kısmı, günümüzde dahi bu yüksek ahlaki standardın eşiğine bile yaklaşamamıştır.

Yetimlere ve yoksullara yakın ilgi göstermek ve yardımda bulunmak, aynı zamanda davetçi camianın olmazsa olmaz sosyal sorumluluklarındandır. Esasen böyle bir çaba davet çalışmalarının sosyal boyutu itibariyle asla ihmal edilmemesi gereken bir alandır. Hem mağduriyetlerin giderilmesi ve yüce Allah'ın rızasına nail olmak hem de sosyal sorumluluklarda İslam'ın pratik somut örnekliklerini canlı olarak yaşayıp uygulamak açısından bu husus oldukça önemlidir.

Yetimlere, fakirlere, gönlü kırık gariplere, zayıflara ve kimsesizlere merhamet etmenin ve onlara kol kanat germenin insanın aklına gelmeyen daha birçok faydasının olabileceğinin de unutulmaması gerekir.

Ebu Derda künyesiyle bilinen Uveymir b. Zeyd radıyallahu anh şöyle rivayet etmiştir: 'Ben Rasûlullah'ı şöyle buyururken dinledim:

"Fakirleri kollayıp gözetin. Aranızdaki zayıflar sayesinde Allah'tan yardım görüp rızıklandığımızdan şüpheniz olmasın." [9] [10]

وَأَمَّا السَّائِلَ فَلَا تَنْهَرْ

"Ve sakın isteyeni azarlayıp tersleme."

Müfessirler ayette geçen 'sâil' kelimesini iki farklı vecihle anlamışlardır:

1. İlme dair soru soran kimse,

2. İhtiyacından dolayı isteyen kimse.

Çünkü 'sâil' kelimesi iki anlamda da kullanılmıştır.

" 'Yolunu kaybetmişken Allah seni nasıl doğru yola eriştirmişse, sen de bilgi isteyen ve doğruyu bulmak isteyeni azarlama.'

İbn İshak söyle demiştir: 'Ve bir şey isteyeni azarlama' sözü, zalim, mütekebbir, azgın ve Allah'ın zayıf kullarına katı davrananlar gibi olma, demektir.

Katade ise şöyle demiştir: 'Miskini merhamet ve yumuşaklıkla gönder.' " [11]

a. İlim İsteyen/Soru Soran Kişi

İlim talebesinin veya âlimin vazifesi, Allah'ın dinini insanlara ulaştırmak ve hiçbir şeyi gizlememektir. Bu, Kur'an'ın da ifadesiyle Allah'ın, ilim sahiplerinden almış olduğu bir sözdür.

"Hani kitap verilenlerden: 'Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz.' diye kesin söz almıştı. Fakat onlar, bunu arkalarına attılar ve ona karşılık az bir değeri satın aldılar. O aldıkları şey ne kötüdür." [12]

"İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti biz kitapta insanlara açıkça belirttikten sonra gizleyenler var ya,  işte onlara hem Allah lanet eder hem de bütün lanet edebilenler lanet eder. Ancak tevbe edip, durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıklayanlar başkadır. Onları bağışlarım. Çünkü ben, tevbeyi çok kabul edenim, çok esirgeyenim." [13]

"Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah, ne kendileriyle konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlar doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfiret bedeli olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar, ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! O azabın sebebi, Allah'ın, kitabı hak olarak indirmiş olmasıdır. (Buna rağmen farklı yorum yapıp) kitapta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın içine düşmüşlerdir." [14]

"Rabbinden sana indirilen gerçekleri insanlara bildir." [15]

"Onlar ki, Allah'ın gönderdiği emirleri duyururlar, Allah'tan korkarlar ve O'ndan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter." [16]

"Kendisine bir ilim sorulup da bunu gizleyen kimseye kıyamet gününde ateşten bir gem vurulacaktır." [17]

"Kim ilmi gizlerse Allah ona kıyamet gününde ateşten gem vurur." [18]

Ebu Hureyre'nin, şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Eğer Allah'ın kitabındaki bir ayet olmasaydı, size hiçbir hadis rivayet etmezdim." Ebu Hureyre ilmi gizleyenlerle ilgili olan ayeti okumuştur.[19]

"Yüzünü asıp çevirdi, Kendisine âmâ geldi diye. Ne bilirsin? Belki de o temizlenecekti. Yahut öğüt alacaktı da bu, kendisine fayda verecekti." [20]

İbni Ümmü Mektum Rasûlullah'a sallallahu aleyhi ve sellem gelip: "Beni irşad et, diyordu. Aişe'nin bildirdiğine göre Rasûlullah'ın yanında müşriklerin ulularından bir kişi bulunuyordu. Rasûlullah ond an yüz çevirip öbürüne doğru dönüyordu ve: 'Benim söylediğimde bir şey görüyor musun?' diyordu. O da: 'Hayır', diyordu. İşte: "Yüzünü asıp çevirdi..." ayeti bunun hakkında nazil olmuştur."

Allah subhanehu ve teâlâ ilim isteyene yüz çeviren Peygambere kızmış ve bunu Kur'an'a konu edinmiştir.

Yukarıda zikredilen naslardan anlaşılan Allah'ın indirdiği hükümlerin istisnasız her durumda anlatılması gerektiğidir. Ki dinin asılları konusunda bu durum böyledir. Tevhid ve şirk, kişinin kendisiyle dinini muhafaza edeceği farzlar ve haramlar, apaçık hidayet kapsamında olup gizlenmemesi gereken hususlardır. Bunlara insanlar her ihtiyaç duyduğunda açıklanması gerekir.

İlmin Gizleneceği Haller Var Mıdır?

Yukarıda sayılanların dışında kalan nafile ve fazilet babından olan meseleler bazı özel durumlarda anlaşılmayabilir.

İmam Buhari Sahih'inde bu konuya dair: 'Anlamama Korkusundan Dolayı Bir İlmi Bir Topluluğa Anlatmayıp, Başka Topluma Anlatan Kimse Hakkında' diye bir bab/konu başlığı açmış ve bir kaç rivayette bulunmuştur.

Ali radıyallahu anh: 'İnsanlara bildiğiyle konuşun. Allah ve Rasûlü'nün yalanlanması hoşunuza gider mi?' demiştir.

Muaz radıyallahu anh, Rasûl'ün sallallahu aleyhi ve sellem arkasında yolculuk yaparken:

"Rasûl kendisine üç kere: 'Muaz!' diye sesleniyor. Muaz da: 'Buyur, emret.' diyor. Üçüncü seslenişten sonra Rasûlullah: 'Kim kalbi ile sadık bir şekilde 'Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in de O'nun Rasûlü olduğuna' şahitlik ederse ateş ona haram olur.' dedi. Muaz: 'Bunu insanlara müjdeleyeyim mi?' diye sorunca Rasûlullah: 'Hayır. O zaman buna güvenirler.' buyurdu."

Hadiste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Müslümanın mükâfatını söylemiştir. Ama insanların bunu bildiğinde gevşeklik ve rahatlık göstermesinden korktuğu için aktarılmasını istememiştir. Yani, anlatılan konu toplumu gevşekliğe itecek ise o konu anlatılmayabilir. Bu da toplumdan topluma göre değişiklik arz edebilir. Bunun ictihadı ise ilim talebesine kalmıştır.

Ali'nin radıyallahu anh söylediği hususta kastettiği ise insanların anladığı dilden ve kavramlardan konuşmaktır. Buna benzer sözleri selef de söylemiştir.

İmam Malik sıfat ile ilgili hadislerin aktarılmasının doğru olmadığını söylemiştir. Böylece ister Ehli Sünnet olsun ister olmasın bu hadisler her ne zaman tartışılmaya başlansa  ̇nsanların akıllarında farklı düşünceler canlanabiliyor. Çünkü bu mesele yanlış zeminde tartışılmaktadır. İnsanlara bu tip sıfatları okumak yerine mücmel olarak imana davet edilmesi gerekir. Sahabenin zihinlerinde yanlış düşünce olmayıp bu meseleyi de Allah Rasûlü'ne arz etmemelerinin sebebi, sorgusuz bir şekilde iman etmeleri idi.

Örneğin, İslami bir devletin varlığı içerisinde yönetim tabakasının yanlışını görüp ayaklanmaya hazır bir topluluğa "Kim bir münkeri görürse onu eliyle değiştirsin…" hadisinin okunmaması gerekir. Hatta bunun okunması hikmetsizlik ve basiretsizliğin bir sonucu olarak devlet içerisindeki kaos ve istikrarsızlığı beraberinde getirecektir. Bilakis böyle bir topluma sabrı tavsiye eden, itaatten el çekmeden masiyetten uzak durmanın gerekli olduğu hadislerin nakledilmesi gerekir.

Hasan el-Basri ve bazılarının da Huzeyfe'den radıyallahu anh aktardığına göre Enes'in Abdulmelik b. Mervan döneminde Uraniler hadisini aktarmasına çok kızdıkları rivayet edilmiştir. Çünkü insan öldürmek için hiçbir sebebe ihtiyaç duymayan hatta insan kanına susamış Haccac gibi bir adamın olduğu bir zeminde bu hadisin aktarılması daha fazla insan ölmesine sebebiyet verir.

b. İhtiyacından Dolayı İsteyen Kimse

"Onların mallarında dilenip isteyen (ve iffetinden dolayı istemeyip de) yoksul olan için de bir hak vardı." [21]

Bu kimseler ihtiyacından dolayı isteyen veya toplumda dilenci dediğimiz kimseler olabilir. Bu kimseler Allah Rasûlü zamanında da vardı. Allah Rasûlü bunlara rıfk ile muamelede bulunmuş ve onların isteklerini Allah'ın şu buyruğundan hareketle geri çevirmemiştir:

"Eğer Rabbinden ummakta olduğun bir rahmeti beklerken (darlıkta olduğundan) onlara sırt çevirecek olursan, bu durumda onlara yumuşak söz söyle." [22]

Bu ayet, muhatabımızın hacetini karşılayamadığımız zamanki tavrımızı da bize öğretmektedir. Karşımızdaki kişiye kızılması, alay edilmesi, kaba, çirkin davranılması haramdır. Bunun en çirkini de kişinin kendisine bahşedilen rızkı kendi kesbi ile elde etmişçesine diğer insanlara tepeden bakmasıdır.

Allah Rasûlü'nün sallallahu aleyhi ve sellem kendisine soru soran veya hacetini söyleyen kişilere karşı muamelesine birkaç örnek verelim:

"Bedevinin birisi mescide girdi. Rasûlullah oturuyordu. Bedevi iki rekât namaz kıldı ve şöyle dua etti: 'Ey Allah'ım! Bana ve Muhammed'e rahmet et, başka kimseye merhamet etme!' Bunun üzerine Efendimiz: 'Ey Arap kardeş! Geniş olanı daralttın.' buyurdu. Bir müddet sonra aynı bedevi mescidin bir tarafına bevletti. İnsanlar, üzerine hücum edince Efendimiz onları engelledi ve: 'Bırakın işini bitirsin.' dedi. Bedevi işini bitirince de şöyle buyurdu: 'Sizler zorlaştırıcı olarak değil, kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz. Öğretin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın, bevl üzerine su dökün.' Bedevi hatasını anladı. Efendimiz de ona: 'Bu mescide bevl (idrar) yapılmaz. Mescid Allah'ı zikretmek ve namaz kılmak için inşa edilmiştir.' buyurdu." [23]

"Rasûlullah'ın huzurunda oturuyorduk. Bir adam gelerek: 'Ya Rasûlullah helak oldum.' dedi. Ne oldu deyince de, oruçluyken eşiyle birlikte olduğunu söyledi.

Peygamberimiz:

__ Azat edecek bir köle bulabilir misin?

__ Hayır!

__ Peş peşe iki ay oruç tutabilir misin?

__ Hayır!

__ Altmış yoksulu doyurabilir misin?

__ Hayır!

Ravi diyor ki: Rasûlullah öylece kaldı. Biz bu hâldeyken Peygambere bir sepet hurma geldi. 'Soru soran nerede?' dedi.

__ Benim, dedi adam.

__ Al bunu ve tasadduk et.

__ Benden daha fakirine mi ya Rasûlullah? Allah'a yemin olsun ki, iki kayalık arasında benim evimden daha fakir bir ev yoktur.

Bunun üzerine Rasûlullah azı dişleri görününceye kadar güldü ve 'Onu ailene yedir.' buyurdu." [24]

İhtiyaç sahibi kimselerin kırılmaması, onlara güzel muamelede bulunulması Allah'ın bize olan kesin emri olduğu için buna riayet etmek için elimizden gelen çabayı sarf etmemiz gerekir. Kaba, sert ve kırıcı davranan kimselerin Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem döneminde müşrikler olduğunu da aklımızdan çıkarmamız gerekir.

Minnet Etmek

"Ey iman edenler! Sadakalarınızı minnet edip başa kakmak ve insanlara eziyet etmek suretiyle boşa çıkarmayın. Malını gösteriş yapmak için infak edip, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan gibi… Onun misali, üzerinde toprak bulunan, yağmurun değmesiyle (toprağın suyla aktığı) çıplak kayanın misali gibidir. Kazandıkları (amellerinden faydalanmaya) güç yetiremezler. Allah kâfirler topluluğunu hidayet etmez." [25]

İslam'ın nehyettiği hususlardan biri de kişinin iyilik yaptıktan sonra yaptığı iyiliğe minnet etmesi/başa kakmasıdır. Bu yapılan iyilik ile karşıdakine eziyet etmesidir.

Ebu Zer radıyallahu anh şöyle rivayet etmiştir:

"Allah Rasûlü: 'Üç kişi vardır, kıyamet gününde Allah onlarla ne konuşur ne bakar ne de günahlardan arındırır, onlar için elim bir azap vardır!' buyurdu ve bunu üç kere de tekrar etti. Ben:

'Ey Allah'ın Rasûlü! Öyleyse onlar büyük zarara ve hüsrana uğramışlardır. Kimdir bunlar?' dedim. Şöyle buyurdu:

__ Elbisesini kibirle yerde süründüren, yaptığı iyiliği başa kakan, malını yalan yeminlerle reklam eden kimse." [26]

"Düzenbaz, cimri ve iyilikleri başa kakan kimse cennete giremez." [27]

İbni Hazm rahimehullah şöyle demiştir: 'Bir kişinin bir hayır yaptığında başkasına minnet etmesi haramdır.'

İmam Nevevi rahimehullah ise şöyle demiştir: 'Minnet haramdır. Sevabı da iptal eder. Bunda ihtilaf yoktur.'

Bak kardeşim! İyilik yaptığında buna minnet eden ve dillendirenin hâli böyle ise, vermeyip de tekebbür edenin hâli ne olur?

وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ

"Ve Rabbinin nimetini anlat."

Nasıl sen fakir iken Allah seni zenginleştirmişse, sen de Allah'ın sana olan nimetini anlat.[28] Allah'ın sana vermiş olduğu nimeti şükür ve övgü ile yay. Çünkü, Allah'ın nimetlerini anlatıp, onları itiraf etmek bir şükürdür.[29]

Bu ayetin, diğer önceki üç nimet içerisinden hidayetin karşılığı olarak geldiğini söylememiz mümkündür.

"Allah'ın nimetini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız." [30]

Evet! Allah'ın üzerimizdeki nimetlerini saymaya kalksak buna muvaffak olmayacağımız kesindir. Nimete karşı şükür de kulluğun en önemli mertebelerinden bir tanesidir.

'Şükretmek isteyen kimsenin de şu üç şartı yerine getirmesi gerekir:

Birinci Şart: Kişinin bu nimeti içinden itiraf etmesidir. Başka bir deyişle kalp, bu nimetin Allah'tan olduğuna kanaat getirmeli, ona nispet etmelidir. Kişi hayatta elde ettiği tüm güzellikleri Allah'tan bilmelidir. Ticarette kazanmayı buna örnek verebiliriz. Kişinin bunu, kendisini iyi bir girişimci olarak düşünüp, kazanma sebebini de buna bağlamaması gerekir. Başka bir örneği de ilimden verebiliriz. Kişi kendine güzel bir ilim verilmesini, zekasına dayandırmamalıdır. Bu ve benzeri birçok örnek verebiliriz. Makam, mevki, başarı vb. tüm hususlar kişinin elde ettiği bir nimet değil, Allah'ın kuluna vermiş olduğu bir nimettir.

Şuayb'ın dediği gibi:

"Başarım ancak Allah'ın yardımı iledir." [31]

Peygamberler dahi davet sahasında yaptığı güzel işleri Allah'a nispet etmişlerdir.

İkinci Şart: Bu nimeti kişinin açıktan dile getirmesidir. Yani bir nimetten ötürü 'Allah'a hamd olsun' diyerek bunu söylemeli ve anlatmalıdır.

"Allah'ın nimetine gelince, onu çokça anlat." [32]

Bu anlatım asla gurur ve iftihar ile olmamalıdır.

Üçüncü Şart: Allah'ın kişiye verdiği bu nimeti, Allah yolunda kullanmasıdır. Bu da yukarıda bahsettiğimiz kuralın aynısıdır. Yani biz bu nimetin devam etmesini istiyorsak, verilen bu nimeti O'nun uğrunda, O'nun sevdiği yollarda harcamamız gerekir.' [33]

Mücahid'in bir kavlinde bunun Kur'an nimeti olduğu, bir kavlinde de nübüvvet nimeti olduğu aktarılmıştır.[34]Kur'an, İslam, hidayet, nübüvvet… Bu nimetlerin hepsi de İslam ile hidayet bulma nimetine çıkmaktadır. Allah'ın: "Sen (kitabı ve imanı) bilmezken sana doğru yolu göstermedi mi?" [35] buyruğu da buna işaret etmektedir. Burada diğer maddi nimetlerden daha çok hususi olarak İslam, Kur'an ve hidayet nimetine dikkat çekilmiştir. Bu nimetin gereği de insanlara bunları ulaştırmaktır.

Müslüman bir bireyin kendisi böyle bir nimete ermişken diğer insanları bu nimete davet etmesi kaçınılmaz bir misyondur. Bu misyonunu her nerede olursa olsun icra etmelidir. İslam'a davetin ve pak dinin asıllarına çağrı yapmanın yeri, zamanı ve konjonktürü olmaz. Yer, zaman ve konjonktür bu dinin asıllarını insanlara kitlesel olarak anlatmak için uygun hâle getirilmelidir. Allah'ın düşmanları bugün Müslümanlara neyi reva görürse görsünler... Alay, inkâr, yüz çevirme, sözlü ve fiilî eziyet, kamu baskısı, hapis, suikast vs. Dünün davetçileri bunlarla yüz yüze kaldılar ve asıllarına azı dişleri ile tutundular ise bugünün davetçileri ve davetin hizmetkârları olan bizlerin de bu dinin düşmanlarından gelecek olan söylem ve eylemleri görmezden gelip davaya dört elle sarılmamız gerekir.

Tuğyan bugün küresel/global olduğu gibi davet de küresel/global olmalıdır. İnsanları İslam'a davet ederken her türlü meşru araçları kullanmalı ve bu konuda tuğyanın engellerine aldırış etmemeliyiz. Bilakis her engel, her kısıtlama ve her baltalama çabası bizi güçlendirmelidir. İbni Teymiye'nin rahimehullah dediği gibi: 'Allah hakkın yeryüzünde güçlenmesini ve yayılmasını istediği zaman batılı getirip hakka musallat eder. Batıl hakka baskı yaptıkça hak daha da güçlenir. Batıl hakka baskı yaptıkça hak, hak olduğundan daha fazla emin olur, davasına dört elle yapışır.'

Allah subhanehu ve teâlâ bizleri verdiği hidayet nimetini hakkıyla eda eden kullarından yazsın.

Duha suresine dair mülahazalarımızı bu yazımızla tamamlamış olduk.

"Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun." duamız ile…

 

 

[1]        .     89/Fecr, 17-18

 

[2]        .     76/İnsan, 8-9

 

[3]        .     4/Nisa, 36

 

[4]        .     2/Bakara, 83

 

[5]        .     2/Bakara, 177

 

[6]        .     İbni Mace

 

[7]        .     Buhari, Ebu Davud

 

[8]        .     Buhari, Müslim

 

[9]        .     Ebu Davud, Tirmizi, Nesai

 

[10]       .     Kalp Katılığının Zararları, Ebu Hanzala Hoca -özetle-

 

[11]       .     İbni Kesir

 

[12]       .     3/Âl-i İmran, 187

 

[13]       .     2/Bakara, 159-160

 

[14]       .     2/Bakara, 174-176

 

[15]       .     5/Maide, 67

 

[16]       .     33/Ahzab, 39

 

[17]       .     İbni Mace, Tirmizi

 

[18]       .     Tirmizi

 

[19]       .     Ebu Hayyân, el-Bahru'l Muhit, I, 454

 

[20]       .     80/Abese, 1-4

 

[21]       .     51/Zariyat, 19

 

[22]       .     17/İsra, 28

 

[23]       .     Buhari, Müslim

 

[24]       .     Buhari

 

[25]       .     2/Bakara, 264

 

[26]       .     Müslim

 

[27]       .     Tirmizi

 

[28]       .     İbni Kesir

 

[29]       .     Kurtubi

 

[30]       .     16/Nahl, 18

 

[31]       .     11/Hud, 88

 

[32]       .     93/Duha, 11

 

[33]       .     Tevhid Dergisi, Sayı 22, Allah Sana Nimet Verdiğinde.

 

[34]       .     Bkz: Kurtubi, Tefsir'i Kebir Mefâtihu'l-Gayb.

 

[35]       .     93/Duha, 7

Bu yazı toplam 1334 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar